Tek İlah'lı ama çift dünyalı olan insanoğlunun her iki dünyasının da kurtuluşu için Allah (c.c.) tarafından gönderilen İslam'daki şeriat kanunlarının tek uygulayıcısı olan Hilâfet’in, özelde Türkiye topraklarından genelde ise İslam âleminden ve daha da genelleyecek olursak; tüm yeryüzünden batılı emperyalistlerin talimatıyle kemalistler tarafından kaldırılmasının ardından, başta İslam âlemi ve onun bir parçası olan Anadolu olmak üzere hatta denebilirki yeryüzünün hiçbir yerinde artık huzur kalmadı; insanlık çok büyük bir kaos yaşıyor. Herşey ve heryer bozulup karman çorman oldu. Kimin eli kimin cebinde olduğu belli değil.
İlahî kelimetullah olan Kur'an kanunlarının kaldırılmasından sonra Allah, sadece dünyaya değil aynı zamanda memleketimize de ne birlik ve ne de dirlik verdi. Üzerimize durmadan bela yağıyor adeta. Toplumumuz iyiden iyiye bozulmuş. Kimse kimseyi tanımaz olmuş. İnsanlar adeta insanlıktan çıkıp canavarlaştılar; cinayetler, soygunlar, hırsızlıklar, zinalar, adam kayırmalar, adam ayırmalar, kahpelikler, tuzaklar, hileler ve nihayet kardeşin kardeşe düşman olmasıyla da bölünüp hakk ile yeksan olmanın eşiğine gelmiş durumda.
Özellikle şu son bir kaç sene içinde Türkiye'de baş döndürücü öyle şeyler oluyor, öyle gelişmeler, öyle olaylar oluyor ki, insanın helakı için bunlardan daha başka ne olabilir ki? İnanın bazen insanın bu nasıl bir İslam ülkesi deyesi geliyor.
Şimdi bundan hareketle;
TÜRKİYE'DEKİ SON GELİŞMELERE BİR BAKIŞ:
Şimdi ''Son gelişmeler...'' deyince pek tabiki hatırınıza Türkiye gündemini hayli meşgul eden politik olaylar gelecektir ve siz bu yazının devamını daha okumadan ''Anladık, sende Ergenekon'dan ve onun bir parçası olan ordunun entrikalarından veya dönmekte olan bir takım çirkin dolaplardan söz edeceksin vs.!'' diyeceksiniz belki de...
Ama hayır efendim! Ben, onlardan, ''Darbe!'' haberlerinden ve halka karşı kurulan tuzaklardan filan bahsetmeyi hiç de düşünmüyorum. Zira, bu olaylarla ilgili değerlendirmeler medyanın tamamında hem görsel ve hem de diğer boyutlarıyle mevcuttur. Oysa ben, oralarda pek mevcud olmayan başka bir şeyden, hiç kimsenin değinmediği çok önemli bir konudan söz edeceğim ve benim bu söz edeceğim şeye -takip edebildiğim kadarıyle- Türk medyasında pek rastlanmış da değildir. Veya varsa da o şeyden bahsedenler de üstü kapalı olarak bahsediyorlar ve kendilerinden başka da zaten kimse onları anlamıyor.
Evet, sadede gelelim: Bahsedeceğim şey ülke yönetimiyle ilgilidir. Bakınız ortada bir sorun vardır: O da ülkeyi idare etme sorunudur. Şimdi bunu biraz açalım.
Bir kere ben, ''Ülkeyi İdare Etme'' ile ligili olarak herkesin dediği gibi ''Efendim, ülke iyi idare edilmiyor'' veya ''Yok o hükümet iyimiş, ötekisi kötüymüş'' veya ''Yok bu gitsin de bir başkası gelsin...'' vs. gibi öyle klasikleşmiş serzenişleri kullanıp, meselenin çözümünü -ki bataklığı kurutmak yerine sineklerle uğraşılıyor- hükümetler seviyesine indirgemekte aramak yerine, altını kalın kalemle hem de bin defa çizebileceğimiz şu hususta aranılmasının gerekli ve daha doğru olduğunu düşünüyorum. Peki nedir o husus? O da; Ülkenin, ehil ellerde olmadığı gerçeğidir. Düğüm buradadır; ''Ülkeyi idare etmek'' ile ''Ülkenin ehil ellerde olmaması''nı iyi düşünür etüt edebilirsek, düğüm çözme noktasında çok iyi bir adım atılmış olacak ve o zaman da bu cümlenin altında neyin yattığını rahatlıkla görmüş olacağız Allah'ın izniyle...
O halde, ne demek ''Ülke idare etmek'' ve ne demek ''Ehil el?'' O, şudur: Herhangi bir şeyin en iyi bir şekilde kullanımını en iyi ve en çok kim biliyorsa işte ona o şeyin ehli denir. Dolayısıyle bir toplumun en iyi bir şekilde nasıl idare edilebileceğini en iyi bilenlere de o toplumun idaresindeki ehiller deniyor. Peki sözkonusu böyle bir şeyin, yani en iyi idarenin nasıl olacağını nereden bileceğiz ki? Çok basit. Bir kere, bir şeyin en iyilerden olabilmesi için o şeyle ilgili olarak en çok kim biliyorsa ona müracat etmek akıllılık değil mi?
O halde toplum idaresinden tutun da hayatın diğer alanlarına varıncaya kadar herşeyi, en iyi ve en ince noktalarına varıncaya kadar en çok bilenin Allah (c.c.) olduğu ve herşeyle ilgili tüm bilgilerin kaydedildiği Kur'an'a ve onun toplumda yaşam biçimi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'e başvurmak akıllı olmanın bir gereği olduğu kadar en iyi bir şekilde idare edilebilmenin de olmazsa olmaz olan açık bir gerçeği değil midir? Demek ki Türk halkını sözde idare etmeye yeltenenler -ki ta laik rejim kurulduğundan beri hep böyle- hiç bir zaman ehil insanlardan olmadı.
Kimlerden bahsettiğimi sanırım anladınız. Bu insanlardan yani, M.Kemal'den, Erdoğan'a ve rejim yıkılacağı ana kadar da -ki inşaAllah gelmez- gelecek olanların hiçbiri, bu ülke halkının tamamını oluşturan Türk'ü, Kürd'ü, Laz'ı, Çerkez'i vs.'leri, bir bütünlük içerisinde yaşamaya alışmış olan bu toplulukları, idare edebilecek ne bilgi ve ne de beceriden haberdardırlar.
Onun için şunu her zaman iddia ettim ve iddia etmeye de devam edeceğim: Eğer bu ülke yani Türkiye, İslamî ilimlere vakıf, takva ehli âlim ve ulemaların elinde olsa ve bunlar da pek tabi olarak da Allah'ın bizler için seçip beğendiği -gönderdiği- ve her iki dünyamızın da mutlulukla geçmesini sağlıyacak olan Kur'an kanunlarına göre ülkeyi idare etme fırsatını ele geçirmiş olsalardı, Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, ülkede çok şeyin rengi değişir veya en azından ülke insanı, ideolojik çatışmaların içine sürüklenerek ne kardeş kanı dökülür ve ne de ''Balyozlar''ı, halkın başına indirme gereğinin duyulmasından tutun da daha bir sürü melanetlere varıncaya kadar olan şeyler işlenmezdi.
Tabiki en doğrusunu Allah bilir. Ama, herşeyin en doğrusunu bildiğine yakînen iman ettiğimiz o Allah (c.c.) da bize, bildiklerinin ancak bir kısmını kaydettiği bütün zamanların en büyük hayat kitabı olan Kur'an’da, mutluluk ve başarının kendi kitabına uymaktan geçtiğini mutemadiyen söylüyor.
O halde ülke idaresinde çözümün Allah'ın kitabına ve Resul'unun sünnetine yani başka bir deyişle İslam şeriatına, yine bir başka deyişle Hilâfet’e dönmek olduğunu artık anlamalıyız. Bu, batının köhne kanunlarından, batının kendine bile faydası olmayan dinsizlik demek olan laik kanunlarından, küfür olan demokrasiden vazgeçilmeli ve yukarda da belirttiğim gibi Hilâfet Devleti’ne sahip çıkıp, onun etrafında toplanmak suretiyle özelde Türkiye’yi ve genelde ise tüm İslam âlemiyle birlikte ve hatta dünyayı Allah'a teslim ederek huzur, mutlu, ve güveni sağlayan bir yaşama el açalım, adım atalım.
Ülkenin düzlüğe çıkması, akan kanların ve gözyaşlarının dinmesi veya düşmanlıkların tamamen ortadan kalkıp kardeşliğin tesisi için Hilâfeti tekrar geri getirmemiz şarttır ve elzemdir.
HANGİ HİLÂFET? OSMANLI DEVRİNİN HİLÂFETİ Mİ YOKSA PEYGAMBER DEVRİNİN HİLÂFETİ Mİ?
Evet, bu çok önemli bir sorudur. Evet, Hilâfeti geri istiyoruz ama, bu hangi devrin Hilâfeti olacak? Osmanlı Hilâfeti mi, yoksa Asr-ı Saadet devrinin Hilâfeti mi?
Tabi ki ideal olan Asr-ı Saadet devrinin Hilâfeti’dir; o altın devirdir. Hem sonra zaten ona da dönüleceğine dair sahih rivayetler mevcuddur.
Ve bizler, kendimizi Asr-ı Saadet’in Hilâfeti’ne layık birer Müslüman olarak yetiştirmemiz gerekmektedir. O, işin ayrı bir yönü... Ha, bu arada ona ulaşmaya çalışırken, Allah bize belki bir tattırmak için Osmanlı tipi bir Hilâfet de lutfedebilir; ama, zaman içinde neleri yaşayacağımızı ancak Allah (c.c.) biliyor. Yukarda da değindiğim gibi, ideale -Asr-ı Saadet Hilâfeti’ne- ulaşmak tabiki birden olmayacağı olamayacağına göre Osmanlı tipi bir Hilâfet’e de ben şahsen razıyım. O, yani Osmanlı tipi bir Hilâfet, Asr-ı Saadet tipi bir Hilâfeti elde etmede bir geçiş süreci olarak kullanılabilir. Niçin olmasın ki? Bunda ne gibi bir sakınca var ki?
Kaldı ki bu işin acısını çeken her Müslüman, Asr-ı Saadet devri olamıyorsa bari en azından Osmanlı Hilâfeti yönetimindeki gibi bir yönetimin olmasını ister. Zira, adı Osmanlı Hilâfet Devleti bile olsa böyle bir yönetimin altında yaşamak, beşeri düzenlerden bir düzen olan demokrasi-laiklik kanunlarının altında ve her an kâfir olma korkusuyla yaşamaktan, daha iyidir.
Dinsiz, donsuz, altsız, üstsüz düzenlerde yaşamak bizler için ölümdür, ölüm! Hem de ölmeden önce ruhen olan bir ölüm. Küfür düzenlerinin altında yaşamak nasıl ölüm olmasın ki? Her an kâfir olma korkusu içinde travma geçirmek gibi bir garabetin içindedir insan. Öte yandan şu anda ülkede küfür kanunları hakim ve insanımız bu kanunlara onlara inanarak uymanın kendilerini müşrik yapacağı gerçeğinden de habersiz bir şekilde hayatlarını sürdürmektedirler.
Buna mukabil olarak, sözkonusu bu kafir kanunlarına iman edenler de -ki başta tüm parlamenterler- olmak üzere hepsi de ülkeyi karanlıklara yuvarlıyorlar. Batının eteğine takılmanın faturasını bu dünyada değilse de ahirette önce yöneticiler sonra da insanımız ödemekten kendilerini kurtaramayacaklardır. Bunların kurtuluşu için yapacakları tek şey, batıyı ve batının kanunlarını bırakıp, İslam şeriatının kanunlarına dönmek olacaktır. Yoksa kendileriyle birlikte insanımızı da batırıp cehenneme postalayacaklardır.
Ayrıca insanın cehenneme gitmesine sebep olacak daha çok şeylerin olduğunu ve bunların da nelerden ibaret olduğunun bilinmesiyle ilgili olarak okuyucu kardeşlerimden şunu özellikle Allah rızası için istirham ediyorum. İnsanı, kâfir yapan söz, fiil ve hareketlerin nelerden ibaret olduklarıyle ilgili akaid kitaplarında yeterli bilgiler vardır.
Oraları yeniden bir daha gözden geçirip, kendimizi de o okuyacağımız şeyin içine sokarak, yani orada okunulan şeyin öncelikle olarak bizde de olabileceği ihtimalini hatıra getiren bir yaklaşımla okursak, bu, bizi kâfir etmek için yeryüzündeki rejimlerin bizlere neleri yaşattıklarını görecek, hayretle irkilecek ve ah olsa da keşke Osmanlı gibi bir İslam devleti olsa, hiç olmazsa açıktan kâfir olma tehlikesi yaşamazdık diyerek, Osmanlı tipi bir Hilâfeti niçin Asr-ı Saadet Hilâfeti’ne giden yolda mecburen bir basamak olarak kullanmak istediğimi daha iyi anlıyacak ve bana hak verecektir.
Sakın ha biz biliyoruz, buna gerek yok demeyin. Çünkü, söylenildiğine göre -eğer doğruysa-insanın her altı ayda bir hücreleri yenilenmek suretiyle bir değişim yaşıyor. Dolayısıyle bizim bilgi dağarcığımızda bu gibi bir değişimden nasibini alabilecek hücrelerden birinde bulunuyor. Bir düşünün hele! Böyle olması durumunda o bilgiler az da olsa törpülenmez mi? Bir bilgi, hafızada biraz hırpalanırsa, sahibine zarar vermez mi? Bilginin sahibine zarar vermemesi için o bilgiyi sık sık hem de kaynaklarından olmak üzere bir daha gözden geçirme gereğinin bir hava gibi, bir su gibi büyük bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
O yüzden eskiden öğrenmiş olduğumuz ve fakat tekrarı yapılmamış bilgilere güvenerek sürdüreceğimiz dünya hayatı, ölümle birlikte başlayacak olan ahiret yolculuğunda bize pahalıya patlayabilir, Allah korusun.
Rabb’imden, önce tüm ehli imanın imanlarını kurtarmanın yollarını onlara göstermesini, sonra da diğer insanların da aynı nimete gark olmalarını lutfetmesini diler, en derin saygı ve sevgilerimi sunar, Allah'a emanet olasınız derim.
Celal bin SEFER