"Şu bilinsin ki, ümmet nezdinde genel kabul görmüş müctehid imâmlardan hiçbirisi, büyük olsun, küçük olsun hiçbir sünnette Allah Resûlü (s.a.v.)'e bilerek muhalefet etmemiştir. Onun için, onlardan birinin bir sözü sabit ve sahih olan bir hadise ters düştüğü zaman, bunun mutlaka meşru bir mazereti vardır.

Müctehidler Arasındaki İhtilâfın ve Bazıları Bir Şeyle Amel Ederken Bazılarının Onu Terk Etmelerinin Sebepleri 

İbn Teymiye, Ref'ü'l-Melâm Anil Eimmeti'l-A lâm risâlesinde şunu söylemiştir:  

"Şu bilinsin ki, ümmet nezdinde genel kabul görmüş müctehid imâmlardan hiçbirisi, büyük olsun, küçük olsun hiçbir sünnette Allah Resûlü (s.a.v.)'e bilerek muhalefet etmemiştir. 

Onun için, onlardan birinin bir sözü sabit ve sahih olan bir hadise ters düştüğü zaman, bunun mutlaka meşru bir mazereti vardır.  

Bu yöndeki mazeretler ise üç çeşittir:  

  • Allah Resûlü (s.a.v.)'in o sözü söylediğine (ve o sözün onun hadisi olduğuna) itikat etmemek;  
  • Allah Resûlü (s.a.v.)'in o söz ve hadisle söylenen ma'nayı kasdettiğine itikat etmemek;  
  • O sözün/hadisin mensuh olduğuna itikat etmek. Bu mazeretlerin de değişik sebepleri vardır.  

Birinci sebep, hadisin o imâma ulaşmamış olması (onun bundan haberdar olmaması, bilmemesi)dır.  

İkinci sebep, hadis ona ulaşmış olmakla birlikte, kendi yanında o hadis ravisinin veya daha yukarıdaki bir ravinin sika ve sebt olmaması, ona göre mechul olması, müttehem olması, hıfzının kötü olması veya hadisin ona muttasıl değil, münkatı’ olarak ulaşması veya hadis lafzının sağlıklı bir şekilde korunmamış olmasıdır.  

Üçüncü, dördüncü ve beşinci sebepler; hadisin zayıf olduğuna itikat etmesi, onun sahih olduğunu kabul etmemesi, onda sıhhat şartlarının tamamını görmemesidir.  

Altıncı sebep, hadisin delâlet ettiği manayı tespit edememesidir. Bunun da değişik sebepleri vardır. Buna göre, ya hadisin lafzi ona garip gelmiştir, ya o lafzın manası kendi lügatinde ve örfünde Allah Resûlü (s.a.v.)'in lügatindeki mana değildir. Bu yüzden kendisi lafzı kendi lügatindeki ma'nâ üzerine hamletmiştir. Çünkü asıl olan, lafzı lügat manası üzerine hamletmek ve ona göre yorumlamaktır. Ya lafız müşterek, mücmel veya hakikat ile mecaz arasında mütereddit olan bir lafızdır. Ve kendisi onu kendine göre en yakın (ve en uygun) bulduğu mana üzerine hamletmiştir. Ya da nassın delâleti açık değildir ve bu yüzden kendisi ondan farklı bir mana çıkarmıştır. Çünkü bir söz Allâhü Te'âlâ'nın insanlara verdiği kabiliyete göre onlar tarafından farklı manalara çekilebilir ve bazılarına göre açık olan bir delâlet bazılarına göre gizli ve kapalı olabilir.  

Yedinci sebep, hadiste o şekilde bir delâlet bulunmadığını itikat etmesidir. Bu tıpkı, mahsus (özel) olanın huccet olmadığı, mefhum'un delil olmadığı, mukteda'da umum bulunmadığı gibi tartışmaya açık şeyleri itikat etmesi gibidir. Zaten usûlü'l-Fıkh'ın yarısına tekabül eden meselelerdeki ihtilaf bu konulardaki itikat farklığından ileri gelmiştir.  

Sekizinci sebep, hadisin karşısında onun delâletinin kasdedilmediğini gösteren muâriz (muhalif) bir delilin bulunduğunu itikat etmesidir. Amm olan lafzın karşısında has olan veya mutlak olanın karşısında mukayyed (kayıtlı) olan bir lafzın bulunması ve bunların benzeri muârazaların mevcut olması bunun misallerindendir. Bu da geniş bir alandır. Çünkü delâletlerin birbirine muâraza etmesi (karşı durması, muhalif olması) ve bunlardan bazısını bazısına tercih etme meselesi sahilsiz bir denizdir.  

Dokuzuncu sebep; hadisin karşısında onun zayıf veya mensuh olduğuna veya tevil gerekirdiğine delâlet eden ve bi'l-ittifak muariz olmaya elverişli olan âyet, hadis veya icmâ gibi bir delilin bulunduğunu itikat etmesidir. İddia edilen icmâ genellikle, muhalifin bulunduğunu bilmemekten ibarettir. Böyle bir icmâ'da bazen delillerin zahiri, onun aksini gerektirirler. Fakat, âlim, böyle bir icmâ dururken, kimsenin söylemediği muhalif bir görüş söylemekten çekinir. Çünkü bunun icmâa muhalefet olmasından korkar veya düpedüz icmâa muhalif olduğunu itikat eder. İcmâ ise, en büyük huccettir.  

Onuncu sebep; belli bir kesimin hadisin karşısında onun zayıf veya mensuh olduğuna veya tevil gerekirdiğine delâlet ettiğine itikat ettikleri bir delilinin bulunmasıdır. Bunun bir misali, çoğu Kûfilerin Kur'ân'ın zahiriyle sahih olan hadise karşı çıkmalarıdır. Çünkü bunlar umum, ıtlak gibi Kur'ân lafzının zahirini hadisin nassına takdim etmenin gerektiğine ıtlak ederler ve bu sebeple Kur'ân'ın umumunu tahsis eden, mutlakını takyid eden veya ona yeni bir mana ekleyen haberi reddederler.  

Bu on sebep açık olan sebeplerdir. Bunların yanında, bir âlimin (müctehidin) hadisle amel etmemesinin bilmediğimiz bir sebebi/delili de bulunabilir. Çünkü ilmin idrâk alanı çok geniştir. Ve biz bütün âlimlerin bildiklerini ihata etmiş değiliz. Kimi âlimler, dayandıkları huccet ve delili açıklar, kimileri de açıklamazlar. Açıkladıkları delil de bazen bize ulaşır, bazen ulaşmaz. Bize ulaştığı durumda da, o delile bakış açılarını bazen idrak ederiz, bazen idrâk etmeyiz." (Özetle, Şeyhimizin Câmiü l-Âsâr'ından, 9-13)

Hadislerle Hanefi Fıkhı, Mukaddime -1, s. 337-339

Kaynak : https://www.hakkhaber.com/d/51243/muctehidler-arasindaki-ihtil%C3%A2fin-ve-bazilari-bir-seyle-amel-ederken-bazilarinin-onu-terk-etmelerinin-sebepleri-
Okumaya devam edin