Allah’ım Bizi Vefalı Olanlardan Eyle !!!

Vefa demek; Görülen iyilikleri unutmamak, iyilikte bulunanlara misliyle veya daha güzeliyle karşılık vermeye devam etmek. Böyle olanlara vefakâr denir. Zıddınada nankörlüktür denir.

Vefa duygusuna sahip olmayan kimseler; ancak kendini, zevkini ve menfaatini düşünen bencil ve nâdan kimselerdir.

Allah cc.’ ya vefa

Mü’minin vefâ göstermesi gereken ilk varlık, Cenâb-ı Hak’tır. Zira insanı en güzel şekilde yaratan, onu türlü nimetlerle perverde eyleyen Allah Teâlâ’dır.

“Ey îmân edenler! Akitleri(n gereğini) yerine getiriniz (sözlerinize vefâ gösteriniz!)…” (el-Mâide, 1)

Bir başka âyet-i kerimede ise, hayrın kemâline ulaşmanın şartlarından biri olarak vefâ gösterilir:

“(Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki) … Antlaşma yaptığı zaman ( ahde vefâ gösterir) sözlerini yerine getirir…” (el-Bakara, 177)

Cenâb-ı Hak; âyet-i kerimede, adeta insanın vefasızlığına sitem ederek şöyle buyurur:

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan; seni, istediği bir şekilde (şekilsizlikten çıkarıp en güzel sûrette) birleştiren, ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” ( el-İnfitâr, 6-8)

Cenâb-ı Hakk’a vefâ; O’na muhabbet, marifet ve ibâdet ile yönelmemizdir. Sâlih amellerle O’na yaklaşma gayretinde olmamızdır. O’nu unutmamamız ve daima zikretmemizdir.

Muhammed sav’e vefa

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, daima ümmetine çok düşkündü. Yirmi üç senelik risalet ömründe; nice çile çemberlerinden geçmiş, ümmetini cehennem ateşinden korumak için, her türlü zahmet ve meşakkate tahammül etmiştir. Bir an olsun yorulmamış, bezginlik ve yorgunluk göstermemiş, daima ümmetinin hidâyetiyle sevinmiş, ümmetinin huzura kavuşmasıyla dinlenmiştir. Açları doyurmak, O’na kendi açlığını unutturmuştur.

Âhirette de Peygamber Efendimiz; şefaatiyle ümmetinin kurtuluşu için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunacaktır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bütün bu fedâkârlıkları ve iyiliklerine karşılık, bir mü’minin de Peygamber’ine vefâkâr olması lazımdır. Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılmalı, O’na daima salât’ü selâm getirmeli ve O’nun ahlâkından hisse almaya gayret etmelidir.

Yani O’na layıkıyla ümmet olmaya gayret ve sarf etmelidir. Zira Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem-, Veda Hutbesi’nde;

“Sakın (günah işleyerek) mahşer gününde yüzümü kara çıkarmayın! (Beni mahcup etmeyin!)” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Menasik, 76)

Fahr-i Kâinat -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimize vefânın farikası, O’nun emanetine vefâdır. Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde ümmete emanetini şöyle ilân buyurmuştur:

“Size iki şey (emanet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:

▪ Biri, Allâh’ın kitâbı Kur’ân;

▪ Diğeri Rasûlü’nün sünneti…” (Muvatta’, Kader, 3)

Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasûlullah Efendimiz’in bize vefâ tâlimatlarından biri de, mü’min kardeşe vefâdır.

Mü’min kardeşe vefa

İslâm, mü’minleri birbirine kardeş kıldı ve bu kardeşliği kan bağından daha üstün kıldı.

Bu muhteşem kardeşliğin zirvesini, ensar ve muhâcirler arasında temâşâ ederiz. Evlerini, mallarını, iş ve güçlerini terk edip, İslâm için Medine’ye hicret eden muhâcirlere; Medineli ensar öyle kucak açtı ki, evlerini, tarlalarını, neleri varsa her şeylerini onlarla bölüşmek üzere ortaya koydular. Lâkin muhâcirler de, müstağnî / gözü tok davrandılar, karşılıksız yardım almak istemediler, hizmetlerde yardımcı olarak ensarın ihsanlarına mukabelede bulundular.

Ümmete vefayı öğreten Fahr-i Kâinât Efendimiz’dir.

Akabe bey‘atlerinde Medineli heyetin içerisinde bulunan Ebu’l-Heysem bin etTeyyihân;

“‒Ey Allâh’ın Rasûlü, bizimle Sen’in kavmin arasında anlaşma var. Biz bu şekilde Sana söz verince anlaşmayı ortadan kaldırıyoruz. Biz Sana bey‘at edip söz verdikten sonra; Allah Sana tekrar kavmine dönecek güç ve kuvveti verirse, Sen’in

onlara dönüp bizi bırakmandan endişe ederiz.” demesi üzerine, Sevgili Peygamberimiz tebessüm etti ve ona şu cevabı verdi:

“‒Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur.” (Ahmed, III, 461)

Tarih; Allah Rasûlü’nün sözüne sadık kaldığına, kendisine kucak açanlara karşı hiçbir zaman vefâkârlıktan ayrılmadığına, kendisine yapılan iyiliği asla unutmadığına şahitlik etti.

Bir gün Mekke’yle beraber bütün Arap Yarımadası’na hakim olmasına rağmen, doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Mekke’ye geri dönmedi. (Müslim, Zekât, 133) Söz verdiği gibi vefat edinceye kadar hep Medine’de ikāmet etti, orada vefat etti ve oraya defnedildi.

Peygamberimiz için en mühim mesele, İslâm’ın istikbâli ve tebliği idi. Bu hususta hizmet eden herkese de büyük vefâ gösterdi.

Habeşistan hicretinin üzerinden yıllar geçmişti. Bir defasında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl-i Ekrem’in huzuruna geldiler. Hazret-i Peygamber bunlarla yakinen ilgilendi, hatta onlara bizzat hizmet etti. Ashabın bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz’in verdiği şu cevap çok manidardır:

“Bunlar Habeşistan’a göç etmiş olan ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdir.

Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI, 518; VII, 436)

Vefâ; iyiliğini gördüğümüz kişileri unutmamaktır. İnsanlık içinde en büyük iyiliklerini ve fedâkârlıklarını gördüğümüz kimseler, anne-babalarımızdır.

Evlâtlarına İslâm şahsiyetini miras bırakan Saliha anne ve babalar, ömürlük teşekküre layıktır.

Fahr-i Kâinat -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; altı yaşlarında annesi ile birlikte Medine’ye, babasının kabrini ziyarete gitmişti. Dönüşte, Ebvâ köyünde annesi de vefat etti. Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bu sûretle anneden de öksüz kalarak hizmetçileri Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- ile birlikte Mekke’ye döndü.

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hayatı boyunca dadısı Ümmü Eymen’e vefâ gösterdi. Onu sık sık ziyaret eder ve kendisine; «Anne!» diye hitab ederdi.

Onun için;

“Annemden sonra annem! Bu, benim ev halkımdan sağ kalan tek kişidir!” diyerek iltifat eder, hürmet ve muhabbet gösterirdi.

Âişe Validemiz, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in Hatice Validemize gösterdiği vefakârlığı şöyle anlatır:

“Peygamber Efendimiz’in hanımlarından hiçbirini, Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Üstelik onu hiç görmedim. Fakat Rasûl-i Ekrem, onu sık sık yâd ederdi. Bir koyun kesip eti taksim edildiğinde, çoğu zaman Hatice’nin dostlarına da gönderirdi. Bazen (dayanamayıp) Allah Rasûlü’ne;

«–Sanki dünyada Hatice’den başka kadın kalmadı!» derdim.

Bir gün Sevgili Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe ile beraberken huzûr-i saâdetlerine ihtiyar bir hanım gelir. Allah Rasûlü ona adını sorar. O da; «Cessame el-müzeni» diye cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, «çirkin» manasına gelen bu adı, «güzel» manasındaki yeni bir isimle değiştirerek;

“Hayır; senin adın «Cessame» değil, Hassâne el-Müzenî’dir.” buyurur. Sonra da ihtiyar kadına hâlini hatırını sorar, pek çok iltifatlarda bulunur. Yaşlı hanım gittikten sonra Allah Rasûlü’nün ona gösterdiği ihtiram, ilgi ve alâkası dikkatinden kaçmamış olan Hazret-i Âişe merak ederek;

“‒Bu yaşlı hanım kimdi yâ Rasûlâllah?” diye sorar. O da;

“‒Hatice’nin arkadaşı olup onun sağlığında bize gelip giderdi. Şüphesiz ahde güzel bir şekilde vefâ göstermek îmandandır.” buyurur. (Hakim, Müstedrek, I, 20)

Bir Müslümanda bulunması gereken güzel huylardan biri olan vefakârlığın zıddı nankörlük olup, iyiliğin kadrinin bilinmemesi veya kötülükle karşılık verilmesidir. Allah insanların birbirlerine iyilik yapmasından hoşlanır. İyilikler karşılıklı olarak devam eder, iyilik yapanlar muhataplarından kötülük görmez, yine iyilik görürse bu, başkasına da güzel örnek olur ve cemiyete huzur ve güven duygularının sağlanmasına yardım eder. En büyük vefakarlık, yaratanını tanımak, kulluk görevlerini yapmak, verdiği nimetlerin kıymetini bilmektir.

En büyük nankörlükte kulun, Rabbi'ni inkâr etmesi, O'nun yüceliğini tanımamasıdır. İnsan, Allah'a ibadet etmek suretiyle, Elest bezminde yaptığı ahde vefasını gösterdiği gibi, kendisine iyilik yapanlara da vefakâr olmalıdır. Fertleri arasında vefakarlık olmayan toplumlarda güven ve itimat sarsılır, sosyal bir çözülme başlar. Vefakârlık, dostlukların devamını sağlayacağından, sosyal dayanışmayı daha güçlü kılar. İnsanlar arasında olduğu gibi, cemiyet ve devletin de, kendisine hizmet etmiş kişilere vefakâr davranması, onların kıymetini takdir etmesi gerekir.

( Hayvanlarda vefa gösterir, kimi zaman sahibleri için canlarını tehlikeye atarlar.) Vefa bir dostluk borcudur, kişiye verilen değer böyle anlaşılır.

Evet muhterem kardeşlerim.

Vefalı dost bulmak hele hele bu devirde çok zor.

Bulursanız ömür boyu onu bırakmayın.

Çünkü hem dünyada hem ahirette onun çok yardımını görürsünüz.

En azından size zararı dokunmaz.

İyi günden ziyade kötü gün dostunuz olur.

Kaynak : https://www.hakkhaber.com/d/51250/allah%EF%BF%BD%EF%BF%BD%EF%BF%BDim-bizi-vefali-olanlardan-eyle-!!!
Okumaya devam edin