BİD'AT VE BİD'AT EHLİ 

Sünnete uymanın gerekliliği, İslam'ın en açık prensiplerindendir.  

Nasıl böyle olmasın?  Yüce Allah ayet-i kerimesinde:  

"Allahu Teala'yı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah'ı çokça zikredenler açısından sizin için Allah'ın Resulünde, güzel bir örnek (ölçü) vardır." diye buyuruyor.  Ahzab 21.

Bid'atlerden kaçınmak ve onları hoş karşılamamak İslam'ın apaçık prensipleri arasındadır. Ancak cahiller topluluğu bu konuda müslümanların kafalarına şüpheler sokmaktadırlar. Bu yüzden bu konuların tam bir açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.   

Külli ve cüz'i (genel ve özel) konularda Resulullah (a.s) 'ı örnek almak, sünnete uymakla ilgili bir konudur. Resulullah (a.s) 'ı örnek almak, O'nun siretini ve sünnetini bilmeyi gerektirir. Ancak buradaki bağlanmanın derecelerini içtihad ehli ve fetva vermeye yetkili ilim adamları belirlemektedirler.

Kesin olarak bildirilen hükümlerde kitap ve sünnetin ölçülerine uyan, anlaşılması zor müteşabih ya da şüpheli meselelerde de ehl-i sünnet ve'l cemaat mezhebi üzere olan ilimde rusuh ( Bir ilmin derinliğine, özüne ve inceliğine vakıf olma, sağlam ve geniş bilgi sahibi olan) sahibi imamların Mezheplerini esas alan kimse, bid’at ehli sayılamaz. Söz konusu müçtehid imamlara uyanları sapıklıkla itham eden kişi, kendisi sapıklığa düşmüş olur.

Bid'atlerin en tehlikelisi, kişiyi kurtuluşa eren gurup (fırkay-ı naciye) mensubu olmaktan çıkararak, Resulullah (a.s) 'ın cehennem azabını hakedeceklerini bildirdiği 72 fırkadan biri içerisine sokan itikadi bid’attir.

Ameli yönden uydurulmuş şeyler de bid'atlerin arasına girer. Ancak, müteşabih yani anlaşılması zor olan konularda, ilimde rusuh sahibi olan ilim adamlarının yaptığı açıklamaları esas alan kimseyi itikadi yönden bid'at ehli sayamayız.   

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Oysa onların yorumunu (yani müteşabih meselelerin yorumunu) ancak Allah Teala ve ilimde rusuh sahibi olanlar bilir."  Al-i İmran 7.

Bu ayet-i kerimenin okunuşunda " ve'r-rasihune fi'l ilm " ibaresinden sonra vakfe (duruş) yapan kıraatlara göre ayet-i kerime açıkça yukarıda üzerinde durduğumuz anlamı vermektedir.   

Bir amelin bid'at olduğu konusunda içtihad ehli ilim adamları ya da fetvaya ehil ilim adamları icma etmedikçe, o amelin haram bid'atlerden olduğuna hükmedemeyiz.  

Buhari ve Müslim, Ebu Abdullah Nu'man bin Beşir (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:  

“ Helal açıktır. Haram da açıktır. (Yani açık olarak bildirilmiştir.) Bunların arasında bazı şüpheli meseleler vardır ki, insanların çoğu bunları bilmezler ...”

Bu hadis ortaya koyuyor ki, helaller ve haramlarla ilgili bazı meseleler şüphelidir ve İnsanların çoğu onu bilmezler.

Öyleyse bu konuları bilenler azınlıktadır ve onlar da kitap ve sünnet nasslarını iyi kavrayabilen, bu kaynaklardan hüküm çıkarma kabiliyetine sahip müçtehid imamlardır.   

Buna göre, içtihad derecesinde olduğu düşünülen ilim adamlarından biri, sübutu ve delaleti kesin yani hem sahih bir rivayetle gelmiş, hem de kastettiği anlam, ortaya koyduğu hüküm açık şekilde anlaşılan kitap ve sünnet nasslarından birine ters düşmeyen bir görüş ortaya koyduğunda, müslüman bu görüşe göre hareket edebilir. Bunda herhangi bir mahzur yoktur.   

Bu görüşe uymaktan dolayı da bid'at sahibi olmaz. Bid'at sahipleri, itikadi meselelerde ilimde derinleşmiş rusuh sahibi ilim adamlarının görüşlerine ters görüşleri tercih edenlerdir. Furuata yani ayrıntıya ait konularda da müçtehid imamların görüşlerine aykırı hareket edenler bid’at sahibi sayılırlar.  

Bunu helaller ve haramlarla ilgili yukarıdaki hadis-i şeriften anlıyoruz.

Bazıları, bir takım yanlış anlamlar sonucu, bid'at konusunda çok katı bir tutum ortaya koymuşlardır.   

Bundan dolayı müçtehid imamların tamamının ya da bazılarının caiz gördükleri bir takım fiilleri, yoldan çıkarıcı bid'atler olarak görmüş ve bunları işleyenleri de sapık olarak telakki etmişlerdir.   

Oysa böyle iddiada bulunmaları uygun değildir.   

Onlar Resulullah (a.s) 'ın:  

"Bizim emrimiz (koyduğumuz ölçüler)" üzere olmayan her şey reddedilir"   hadis-i şerifini bu konuda yanlış değerlendirerek yanlış anlamaktadırlar. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbni Mace)

Resulullah (a.s) 'in emri, kitab ve sünnete uygun düşendir. Kitab ve sünnetin meşru saydığı kıyas, icma, -bir metod olarak kabul edenler nazarında- istihsan, yine bir metod olarak görenler nazarında, şer’i nassın üzerinde hüküm koymadığı konularda örfe göre hüküm verilmesi, hep Resulullah (as)’ın emrine yani belirlemiş olduğu meşruiyet dairesine girmektedir.   

Ancak içtihad derecesine yahut fetvaya ehil imamlık derecesine ulaşmamış olanın,

Resulullah (a.s)'ın emrine uygun diye hüküm çıkarma yoluna gitmesi uygun değildir.   Ancak içtihad ve fetva ehli olanlar, gerek itikadi konularda, gerekse ameli konularda neyin Resulullah (a.s) 'ın ve ashabının emrine ve ölçülerine uyduğunu, neyin uymadığını belirleyebilirler.  

Dolayısıyla böylelerinin yahut böyle olanlardan bir kişinin, bir şeyin Resulullah (a.s) 'ın emrine uygun düştüğüne dair fetvası, o fetvaya göre amel edenleri bid'at ehli olmaktan çıkarır.

Bizim bu söylediğimizin doğruluğuna sahabilerin amelleri de işaret etmektedir.  

Herhangi bir sahabinin, Allahu Teala'nın şeriatından anladığına göre amel ettiğine yahut görüş belirttiğine ait çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Sahabiler, yaptıkları işler ve ortaya koydukları görüşlerle ilgili özel bir nass olmadığı halde, diğer nasslardan çıkardıkları anlamlara göre vardıkları neticeler sonucunda amel ederlerdi.   

Resulullah (a.s) bir kimsenin bu tarzda, içtihad yoluyla çıkardığı hükme göre ameli kendi emir ve ölçüleri dairesine uygun düştüğünde hoşlanırdı, aksi halde düzeltir ve doğrusunun ne olduğunu beyan ederdi.

İşte sahabiler, nasslardan anladıklarına göre bu şekilde hareket ediyorlardı.

Resulullah (a.s) da böyle davranmalarını kabul ediyor ve hoşlanıyordu.   

İşte bu durum, bizi şöyle söylemeye yöneltmektedir:  

Resulullah (a.s) 'dan sonra yapılmış içtihadların içinde, O'nun ölçüler dairesine uygun düşenler olduğu gibi, uygun düşmeyenler de olabilir.

Ancak bunlardan hangisinin uygun düşüp hangisinin uygun düşmediği konusunda hükmü kim verecektir ? Şüphesiz ki, Resulullah (a.s) 'ın emrine uygun düşen ile düşmeyeni ayırmaya ehil olan içtihad ve fetva ehli imamlar karar verebilirler.  

Bu imamlar, bir şey üzerinde icma ettikleri zaman, artık müslümanın böyle bir icmaya muhalefet yapması söz konusu olamaz.

Ama ihtilafa düştükleri zaman durum genişlik kazanmaktadır. (Yani amel ve tercih alanı genişlemektedir.)  

Bazen ilim adamları arasında bir konuda tartışma çıkmakta ama daha sonra ümmet arasında belli bir konuda ittifak sağlanarak görüş birliğine varılmaktadır. Böyle bir birliğin sağlanması ve ümmetin işinin istikrar kazanmasından sonra muhalefette bulunulması uygun değildir.   

Böyle bir muhalefette bulunan kimse bid'at sahibi olur.  

Bazıları, özel bir durum olmaksızın, sahabilerin başlangıç itibariyle işledikleri ve Resulullah (a.s) 'ın da kabul etmiş olduğu fiillere uyabilirler. Bunların tümü bizim söylediklerimizin doğruluğuna işaret eder.  

Aşağıda bu konu ile ilgili meselelere yer vereceğiz :

Resulullah (a.s) Bilal (r.a) 'e sabah namazı sırasında şöyle buyurdu:

" Ey Bilal, senin İslamiyet'te (müslüman olduktan sonra) işlemiş olduğun en çok ümit verici amelden söz et. Ben cennette senin nalinlerinin şakırtılarını duydum."

Bilal (r.a) de şöyle cevap verdi:

" Ben şu amelden daha çok ümit verici bir amel işlemiş değilim.   Gece ya da gündüzde herhangi bir zamanda temizlendi isem (gusül ya da abdest aldı isem) bu temizlenme ile benim için mukadder kılınan namazı eda ettim. "  (Buhari ve Müslim)

Timizi'nin rivayetine göre ise Resulullah (as) Bilal (ra)’e şöyle buyurdu:

“ Sen ne ile benden önce cennete girdin?" Bilal (ra) de şöyle cevap verdi:

"Her ne vakit ezan okudu isem, mutlaka iki rekat namaz kılmışımdır.   Her ne zaman abdestim bozuldu ise, ardından hemen abdest almışımdır ve bunun ardından Allahu Teala'nın üzerimde iki rekat namaz hakkının olduğunu düşünmüşümdür. "

Bunun üzerine Resulullah (as) şöyle buyurdu:

“ İşte sen bununla o dereceye kavuştun.”   (Tirmizi)

Hafız İbni Hacer, Feth'de bu hadisle ilgili olarak şu açıklamada bulunmuştur:

 "Bu hadisten, nafile ibadetlerin vakitleri konusunda içtihadda bulunmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Bilal (r.a) sözünü ettiği konuyu istinbat yani hüküm çıkarma ve içtihad yoluyla belirlemiş ve Resulullah (a.s) da doğru olduğunu ifade etmiştir.”  (Fethu’l Bari, c.3, s.34)

Buhari'nin rivayet etmiş olduğu Hubeyb hadisi de bunun gibidir. Orada şöyle deniliyor:  

"O (Hubeyb) öldürülen bir kişi için iki rekat sabır namazı kılmayı başlatan ilk kişidir” (yani öldürülmesine hüküm verilenin bu hükmün infazından önce iki rekat namaz kılmasını başlatan kişidir.-çeviren).  (Fethu’l Bari, c.7,s.379)

Bu hadisler, Hz. Bilal (ra) ile Hz. Hubeyb (ra) 'in nafile ibadetlerin vakitleri konusunda içtihadda bulunmuş olduklarını göstermektedir.   

Resulullah (a.s) genel bir istek dışında bu konuda özel olarak bir söz söylemiş ya da iş yapmış değildir.   

Hadiste bildirildiği üzere namaz hayır getiren bir temel olarak konulmuştur. İsteyen nafile olarak az kılar, isteyen de çok kılar. Ancak bir kimse, namaz kılmanın yasaklandığı vakitlerden birinde namaz kılma işi başlatırsa, söz konusu yasağın genel olduğu görüşünde olanlara göre bir bid'at başlatılmış olur.   

Ancak yasağın mutlak anlamda nafile ibadetlere özel olarak konulmuş olduğu görüşünde olanlara göre ise bid'at başlatılmış olmaz.   

Şafii alimleri (Allah kendilerine rahmet eylesin) herhangi bir sebebe dayanmayan vakitsiz nafilelerin özel olduğu görüşündedirler.   

Şafii alimleri abdest almak dolayısıyla kılınan sünnet konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.   

İmam Gazali bu sünnetin söz konusu vakitlerde yerine getirilmesine karşı çıkmakta ve şöyle söylemektedir:  

"Kişi namaz kılmak için abdest alır, yoksa abdest aldığından dolayı namaz kılmaz. Dolayısıyla bu namaz herhangi bir sebebe dayanan namaz değildir.”

Her bir ilim adamının kendine göre bir metodu, anlayış biçimi ve kavrayış şekli vardır. Allah Teala hepsinden razı olsun.

Buhari, Rifa'a bin Rafi (r.a) 'den rivayet etmiştir:  

Rifa'a bin Rafi' (r.a) şöyle söylemiştir:

" Resulullah (a.s)’ın arkasında namaz kılıyorduk. Resulullah (as) rükudan başını kaldırınca " Semi'allahu limen hamideh " dedi.  

Bu sırada arkasındaki bir adam: " Rabbena ve leke'l hamd hamden kesiran tayyiben mubareken " dedi.  Resulullah (a.s) namazı bitirince, "O sözü söyleyen kimdi?" diye sordu.  Adam: "Ben" dedi.  

Resulullah (as) da şöyle buyurdu: 

"Otuz küsur meleğin, bu sözün sevabını hangisinin yazacağı üzerinde aralarında münakaşa ettiklerini gördüm.”   (Buhari 2/284)

Hafız İbni Hacer, Feth'de bu hadisle ilgili şu açıklamada bulunmuştur:

“ Bu hadis, namazda, rivayetlerde gelmiş olan zikirlerden birini söylemenin, rivayetlerdeki uygulamalara ters olmaması halinde caiz olacağını göstermektedir.   Yine bu hadis, insanların namazlarını karıştırma ihtimali olmaması halinde namazda zikir esnasında sesi yükseltmenin caiz olduğunu göstermektedir. “

San'ani Abdurrezzak'ın, Musannet'te İbni Ömer (r.a) 'den rivayet etmiş olduğu hadis de bunun benzeri bir özellik taşımaktadır. Orada rivayet edildiğine göre İbni Ömer (ra) şöyle söylemiştir:  

"İnsanlar namazda iken bir kişi gelip safa durdu ve: " Allahu ekber kebiran ve'l hamdu lillahi kesiran ve subhanellahi bukreten ve esila ( Allah’ın şanı pek yücedir, Allahu Teala’ya pek çok hamdolsun, sabah ve akşam Allah'ın şanının yüceliğini anarım ) " diye söyledi. 

Resulullah (as) namazını tamamlayınca: " O sözleri söyleyen kişi kimdi?” diye sordu.  Adam: "Bendim, ey Allah'ın Resulü " dedi. 

Resulullah (as) da: 

“Ben göklerin kapılarının o söz için açıldığını gördüm " diye buyurdu. İbni Ömer şöyle dedi: " Ben bunu duyduktan sonra o sözleri söylemeyi hiç bırakmadım.”   (Musannef 2/76)

Bu hadisi Nesai de rivayet etmiş, ancak o, rivayetinde şöyle bir ifadeye yer vermiştir:

"Oniki melek bu sözler için (yani bu sözlerin sevabını yazmak için) münakaşaya girdi."  (Nesai 2/125)

Bir başka rivayette ise: "Bu sözler pek hoşuma gitti" ifadesi ile " onun için göğün kapıları açıldı” anlamına gelen ifadeler yer almıştır. Yine bu rivayette İbni Ömer (ra) 'in şöyle söylediği bildirilmiştir:  

"Resulullah (a.s) 'ın böyle söylediğini duyduktan sonra, o sözleri tekrarlamayı bırakmadım."  (Nesai, Müslim, Ebu Davud)

Allah bizi hakka ulaşmaya muvaffak kılsın. Namaza başlama konusunda daha önce kendisi tarafından söylenmemiş bir zikir ilavesini Resulullah (a.s) nasıl geçerli saymış ve bunu yapan için de en yüksek derecelerden ve rızadan söz etmiştir. Bu, yukarıdaki iki olayın gerçekleştiği yerin, namazda Allahu Teala için hamd ve senada bulunulacağı yer olması dolayısıyladır.

Burada üzerinde durulması gereken Resulullah (a.s) 'ın, iki sahabinin, namazda kendisinden nakledilmemiş olan zikir sözleri ilavesinde bulunmalarını yerinde bulmasıdır.

Daha önce geçtiği üzere buradaki uygulama bir istidlal (bir delile dayanarak hüküm çıkarma) hadisesidir. Söz konusu iki sahabi, kendi içinde içtihad ve istinbatları ile bu uygulamayı yapmışlardır.   

Buhari, Enes (r.a) 'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:  

Rivayete göre Enes (r.a) şöyle bildirmiştir:

" Ensardan bir adam, kendilerine Kuba Mescidi'nde imamlık yapıyordu.  

Her rekatta kıraatta bulunurken önce bir sure okuyor, onu okuduktan sonra "kul huvellahu ehad" suresini baştan alıp sonuna kadar okuyordu. Ardından da bir başka sureyi okuyordu. Bu hareketi her rekatta tekrarlıyordu.  Arkadaşları kendisine: "Sen başlangıçta bu sureyi okuyorsun, sonra onu yeterli görmeyip bir başka sureyi okuyorsun. Ya şu sureyi oku, ya da onu bırakıp diğerini oku" dediler.

Adam: “Ben bu uygulamayı bırakmam. Ama böyle isterseniz size imamlık ederim, istemezseniz sizi kendi halinize bırakırım " dedi.  

Arkadaşları bu kişinin, en faziletlileri (üstünleri) olduğuna inanıyorlardı. Bunun için başkasının imamete geçmesini uygun görmediler. Resulullah (as) gelince durumu kendisine bildirdiler.

Resulullah (as) : “ Ey filanca, seni arkadaşlarının söylediklerini yapmaktan alıkoyan nedir ?

Seni her rekatta şu sureyi okumaya yönelten sebep nedir?” diye sordu. Adam:

“ Ben onu seviyorum “ dedi.

Resulullah (as) da: “ Senin ona olan sevgin, seni cennete sokar “ diye buyurdu.”   (Buhari 2/255)

Nasıruddin bin Münir ise bu hadis ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:  

"Amaçlar fiillerle ilgili hükümleri değiştirir. Çünkü hadiste kendisinden söz edilen imam, mesela eğer “ O sureden başka sureyi ezbere bilmediğini ” söylemiş olsaydı, Resulullah (as) daha başka sureleri de ezberlemesini emredebilirdi. Ancak o, bu sureye olan sevgisini sebep olarak göstermiş, böylelikle amacının doğruluğu ortaya çıkmıştır. Ve Resulullah (as) da bunu tasvip etmiştir.”

Buhari, Hz. Aişe (ra)’den rivayet etmiştir:

“ Resulullah (as) bir adamı bir seriyyenin başında gönderdi. Bu kişi arkadaşlarına namaz kıldırır, namazda kıraatlarını hep “ kul huvallahu ehad ” suresi ile bitirirdi.

Seriyyede bulunanlar döndüklerinde, durumu Resulullah (as)’a bildirdiler.

Resulullah (as): "Kendisine niçin böyle yaptığını sorun" diye buyurdu. Sordular. "Çünkü bu surede Rahman'ın sıfatından söz ediliyor.  Ben de onu okumayı seviyorum " diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah (as) şöyle buyurdu:  " Ona, kendisini Allahu Teala'nın sevdiğini bildirin. "   (Buhari 13/347)

Bu iki uygulanmanın hiç biri, daha önce Resulullah (as) 'ın yapmış olduğu uygulamalardan değildir. Buna rağmen Rasulullah (as), söz konusu sahabinin uygulamasını, en yüksek derece ile müjdeleyerek, kendisini Allah'ın sevdiğini bildirmiş ve bu uygulamayı yerinde bulmuştur.

Bununla birlikte ilim adamlarından, bu uygulamanın müstehab olduğunu söyleyen olmamıştır. İlim adamlarından herhangi biri, daha önceki hadiste geçen olaydaki gibi, ihlas suresini namazın başlangıcında okumanın, yahut bu ikinci hadiste geçen olaydaki gibi sonunda okumanın müstehab olduğunu söyleyen olmamıştır.   

Çünkü Resulullah (a.s) 'ın devam ettirdiği uygulamayı esas almak daha efdaldir.

Ancak Resulullah (a.s) 'ın bu uygulamayı yerinde bulması, İtaat ve ibadet

konusunda bu tür uygulamaları kabulle ilgili sünnetine açıklık kazandırmaktadır. Bu gibi fiilleri işleyenleri bidat’çılıkla ve sapıklıkla suçlamak konusunda birbiriyle yarışanlar olmuştur. Fakat bu gibi fiiller zemmedilmiş (kötülenmiş, kınanmış) bidat’lerden değildir.

Yukarıdaki iki hadisin zahiri anlamından anlaşıldığına göre ortada iki mesele vardır.   Enes (r.a) 'ten rivayet edilen birinci hadiste bildirildiğine göre zammı sure olarak sürekli aynı sureyi okuyan kişi, Kuba mescidinde bulunan topluluğun imamıdır.   

Aişe (r.a) 'den rivayet edilen ikinci hadiste kendisinden söz edilen kişi ise, bir seriyyenin emiridir.   

Bu ikinci kişi her rekatta veya en son rekatta zammı sureleri "kul huvellahu ehad" suresi ile tamamlıyordu. Birincisi ise başlangıcında bu sureyi okuyordu.   

Bunlardan birini Resulullah (a.s), Allah'ın kendisini sevdiği haberi ile, diğerini de cennet ile müjdelemiştir.   

Burada birbirinden farklı çok sayıda uygulamanın gerçekleşmiş olduğu görülmektedir.   

Bunların aralarını bulma veya bir te'vil yoluna gitme söz konusu değildir. Görüldüğü üzere yukarıda geçen hadislerin tamamı, namazla İlgilidir. Bu ise bedeni ibadetlerin en önemlisidir.  

Üstelik Resulullah (a.s) bununla ilgili olarak:

"Beni namaz kılarken nasıl gördü iseniz öyle namaz kılınız." diye buyurmuştur.  

(Buhari 2/111)

Bununla birlikte Resulullah (a.s) söz konusu içtihadları kabul etmiştir. Çünkü bu içtihadlar, şeriatın belirlemiş olduğu sınırların dışına çıkmış değildi. Ayrıca bu içtihadlar şeriatın asıl itibarıyla güzel göstermiş olduğu ve teşvikte bulunduğu genel ölçülere de uymaktadır.   

Belirlenmiş olan her sınıra mutlaka uyulması gerekir. Bu sınır aşılmadıkça, aslen kabul edilmiş ölçüler dahilinde kalındığı sürece uygulama alanı geniştir. İşte Resulullah (as) 'in sünneti ve yolu budur.   

Bunun böyle olduğu gayet açıktır. İlim adamlarının, şeriatın kabul etmiş olduğu bir temele dayanan, herhangi bir nassa açıkça ters düşmeyen ve herhangi bir bozulmaya yol açmayan uygulamaların bidat sınırları içine girmeyeceği şeklinde ifade edilen temel prensipleri de işte buraya dayanmaktadır.

Aksine daha başkası ondan daha üstün olsa da, bu kurala uygun hareket etmek sünnettir. İbadetlerin içerisinde " mefdil ve fadıl olan", yani en faziletli ve faziletli olmakla birlikte en faziletlinin altında olan uygulamalar vardır.  

Bir uygulama, aslen ibadet kavramı içerisine girdiği sürece, bir kimse mefduk yada fadıl olandan herhangi birini seçmesi nedeniyle kınanmaz ve bidat’çılıkla suçlanamaz.

Şimdi, Resulullah (a.s) 'ın içtihadları nasıl kabul ettiğini görmemiz için, namaz dışındaki bazı içtihadları yerinde bulması ile ilgili bir takım rivayetleri veriyoruz :

Buhari, Ebu Sa'id el Hudri (ra) 'den şu şekilde rivayet etmiştir:  

"Resulullah (as)' 'ın ashabından bir gurup yolculuğa çıktı. 

Bedevi mahallelerinden bir mahalleye varıp buranın halkından kendilerinin misafir etmelerini istediler. Ancak onlar, bunları misafir etmek istemediler. Sonra bu mahallenin seyyidini (başkanını) yılan ısırdı. Adamı tedavi etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ama fayda vermedi. 

Bazıları: “ Şu yakına konaklayan adamlara bir başvursanız belki içlerinde bu konuda bir şeyler bilen biri bulunabilir ” dediler. Sonra bu sahabilerin yanına geldiler ve : 

"Ey topluluk, bizim seyyidimizi yılan ısırdı, biz elimizden geleni yaptık (ama fayda vermedi), içinizden bu konuda fayda sağlayacak biri var mı?” diye sordular.

Orada konaklamış olan Sahabilerden birisi : “ Evet ben Rukye yaparım. Ancak vallahi, biz sizin bizi misafir etmenizi istedik, siz kabul etmediniz. Şimdi bir karşılık vermeden bu rukyeyi yapmam” dedi. Sonra bir koyun sürüsü karşılığında anlaştılar. Sonra o rukye yapacağını söyleyen kişi gitti, ağzından tükürüğünü çıkarıp sürmeye ve bu arada “ Elhamdülillahi Rabbi’l alemin ” i okumaya başladı. 

Bu okumalar sonunda adam kendine gelmeye başladı ve bilahare üzerinde hiçbir şey yokmuşçasına kalkıp yürüdü. Mahalleli de, daha önce üzerinde anlaşmış oldukları karşılığı verdiler. Bazıları : “ Bunu aranızda paylaştırınız ” diye söylediler. Rukyeyi yapan kişi ise : 

“ Resulullah (as)’ın yanına gidip olanları kendisine anlatınca ya ve bize ne buyuracağını öğreninceye kadar herhangi bir şey yapmayın ” dedi. Daha sonra Resulullah (an)’ın yanına gelerek durumu kendisine bildirdiler. Resulullah (as) da şöyle buyurdu : “ Sen onun rukye olduğunu nereden biliyordun? Yerinde bir iş yapmışsınız. Aldığınız karşılığı paylaştırın ve bana da bir hisse ayırın.”   (Buhari 10/209)

Bu hadis açıkça gösteriyor ki, söz konusu sahabi fatiha süresi ile rukye yapmanın meşru olduğuna dair önceden herhangi bir şey bilmiyordu. Ancak bunu kendi içtihadı ile tespit etti. Bu uygulamada şeriata aykırı bir şey bulunmadığından dolayı da Resulullah (as) kabul ederek yerinde buldu. Çünkü hayır ihtiva eden ve herhangi bir şerre yol açmayacak olan uygulamaları kabul etmek, O’nun sünneti ile yolu idi. Kendisinin bu konuda herhangi bir şey yaptığına dair nass bulunmasa dahi, belirttiğimiz sıfatı taşıyan hareketleri Resulullah (as) uygun görür, kabul ederdi.

Ebu Ya'la, Ibni Mes'ud (ra) 'dan rivayet etmiştir:  

"İbni Mes'ud (ra), rahatsızlığı olan birinin kulağına bir şeyler okudu, adam iyileşti. Resulullah (as) kendisine " Ne okudun? " diye sordu. İbni Mes'ud (ra) da: "Bizim sizi boşuna mi yarattığımızı sanıyorsunuz?" ayetini başından, surenin sonuna kadar okudum " diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Eğer ki, bunu muvaffak (başarılı, gereken şartları üzerinde taşıyan) biri dağa okusaydı, dağ yerinden kaybolurdu."   (Mecma’uz-Zevaid, İbni Hacer)

Hadiste, Resulullah (a.s) 'ın, İbni Mes'ud (r.a)' un: Mü'minun suresinin son kısmının rahatsızlığı olan kişiye okumasını yerinde bir hareket olarak gördüğü ( ikrar ettiği ) bildirilmektedir. Oysa İbni Mes'ud (r.a) bu konuda Resulullah (a.s) 'tan herhangi bir şey duymuş değildi. Aksine bunu kendi içtihadıyla (istinbat yoluyla) çıkarmıştır. Resulullah (as), şeriat ölçülerine aykırı düşmeyen ve hayır getiren her şeyi kabul ederdi. Nitekim Buhari'nin Sahih'inde ve sünen sahiplerinin kitaplarında, kendilerinden söz edilen rukyecilerin uygulamalarını da kabul etmişti.  

Yukarıda geçen bütün rivayetler gösteriyor ki, şeriatın genel hükümleri içine girebilen, yahut temel ilkelerinden herhangi bir ilkeye dayanan, yahut böyle bir ilkeden hareketle belirlenmiş olan, yahut kitap ve sünnetten benzerliklerin tespiti yolu ile hüküm çıkarma yani kıyas  metodu ile çıkarılmış olan hükümlere göre yapılan uygulamalar bid'at değildir. Ancak uygulamayı, şeriatın genel hükümlerinden birine dayandırmadaki metod yanlış olabilir, yahut temel ilkelere dayanarak hüküm çıkarmada sağlıklı bir yol izlenilmemiş olabilir. Ve özelin, genele uygulanmasında hatalı davranılmış olunabilir.   

İşte bu yüzden içtihad ehlinin yahut içtihad ehli olanların bir kısmının uygun görmesi mutlaka gereklidir. Onların muvafakati olmalıdır ki, yapılan uygulama zemmedilen bid'at çerçevesi dışına çıkarak sünnet çerçevesi içine girebilsin.

Bizim burada serdettiğimiz fikirler ve temel ölçüler, bir araya getirici niteliktedir. Nasslara, sahabilerin tutumlarına ve kendilerine itibar edilen fetva ehli ilim adamlarının, üzerinde icma etmiş oldukları esaslara uymaktadır.   

Hz. Ömer (r.a) 'in insanları teravih namazı için bir imamın arkasında toplaması yani teravih namazının cemaatle kılınması uygulamasını başlatması ve bu namazı yirmi rekat olarak kıldırılmasının yerinde olduğu konusunda Sahabiler icma etmişlerdir.  

Hz. Ömer (r.a) 'in: "Bu uygulama (teravih namazı) ne güzel bir bid'attir (yeniliktir)" diye söylemiş olmasına dikkat etmek gerekiyor. Bu konu ile ilgili bütün rivayetler Hz. Ömer (r.a) 'den ve diğer sahabilerden sahih olarak rivayet edilmiştir.  (Şerhu’s Sunne

4/116-125)

Hz. Ömer (r.a) 'i bu uygulamasından dolayı sapıklıkla itham edenlerin bizzat kendileri sapıklığa düşmüşlerdir. Hz. Ömer (r.a), doğru yola yöneltici ve bizim kendisine uymakla, gösterdiği yolu takib etmekle emrolunduğumuz raşid halifelerden birisidir. Resulullah (a.s) 'ın ashabının tümüde adildir. Onlar, insanların içinde Allah'ın kitabını en iyi şekilde ve incelikleri ile anlayabilmiş olanlardır.  Taşkınlık dairesi içine düşüp de oradan çıkamamış olanların dışındaki bütün ümmet de, sahabilerin yapmış olduklarına, itiraz etmeden yapmaya devam etmektedir.   

Aşağıda ilim adamlarından, bizim yaptığımız açıklamaları açıklığa kavuşturan ve destekleyen bir takım nakiller yapacağız:

İmam Şafii şöyle demiştir: 

"Bid'at iki türlüdür. Övülen ve zemmedilen bid’at.

Sünnete uygun düşeni övülen (mahmude), sünnete ters düşeni ise zemmedilen ( mezmune ) bid'attir. "   

Müslim'in Sahih'inde yer alan ve Cerir (r.a) 'den rivayet edilen hadis-i şerif de sözün doğruluğuna işaret etmektedir. Söz konusu hadis şöyledir:  

"Kim İslam'da güzel bir uygulama başlatırsa, bu uygulamanın ve kendinden sonra bu uygulamayı devam ettirenlerin sevabını kazanır. Üstelik uygulamayı devam ettirenlerin sevabından herhangi bir şey eksilmez. Kim de İslam'da fena bir uygulama başlatırsa, bu uygulamanın ve kendinden sonra bu uygulamayı sürdürenlerin günahı verilir. Üstelik uygulamayı sürdürenlerin günahlarından da bir şey eksilmez.”   (Müslim 4/2059)

Aynı konu üzerinde duran bundan başka da çeşitli hadisler bulunmaktadır. Müslim'in Sahih'inde, İbni Mes'ud (ra) 'dan rivayet edilmiş olan şu hadis bunlardandır:

“ Kim bir iyiliğe öncülük ederse, kendisine o iyiliği yapanın sevabı kadar sevap yazılır. "   (Müslim 3/1506)

Yine Müslim'in Sahihinde Ebu Hureyre (ra) 'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

“ Kim doğruluğa öncülük ederse, ona kendisine uyanların sevabı yazılır. Bununla birlikte uyanların sevaplarından da herhangi bir şey eksilmez. Yine kim de sapıklığa öncülük ederse, ona da pesinden gidenlerin günahı yazılır .. "  (Müslim 4/2059)

Ortaya çıkarılan yenilik, şeriat ölçüleri ve nassların ışığında değerlendirmeye tabi tutulur. Şeriatın güzelliğe şahitlik ettiği şey, güzel ve makbuldur. Şeriatın kendi ölçülerine aykırı olduğuna şehadet ettiği ise çirkin ve merduddur.  

Bu nedenle böylesi, zemmedilmiş bid’atlerden olur. Birinci türdeki uygulamaları, yenilik olması itibariyle dil yönünden bid'at-ı hasene (güzel bid'at) olarak adlandırılır. Ancak esasında bu, şer’i anlamda bir bid'at değildir. Bilakis ölçüleri makul olduğuna delalet ettiği sürece bu, kıyas yolu ile tespit edilmiş bir sünnettir.

Burada bid'at kelimesinin sözlük anlamı ile kullanılması, Hz. Ömer (ra)’in teravih namazı ile ilgili olarak “ Bu ne güzel bir bid'attir " sözüne dayandığındandır.

Resulullah (as) 'ın özellikle işlemiş veya hakkında özellikle emirde bulunmuş olmasa da, şeriatın özel ya da genel hükümleri içinde doğru olduğuna ait bir delil bulunan uygulamalar bid'at değildir.   

İmam Nevevi, Resulullah (as)'ın " her bid'at sapıklıktır "  (Ahmed 4/126, Müslim 52/592)   sözü ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

" Bu genel bir ifadedir. Ancak bununla kastedilen anlam özeldir. O da şeriatta doğruluğuna delalet eden bir şey bulunmayan yeniliklerdir. Bu gibi yenilikler bid’atlerden sayılmaktadır. “ (Suyuti’nin Sunen-i Nesai’ye yazmış olduğu haşiye.

C.2, s. 234.)

Hafız Ebu Bekir bin Arabi de, Sünen-i Tirmizi'ye yazdığı şerhte şöyle söylemiştir:  

" Sonradan çıkarılmış işlerden kaçınınız. Bilin ki, Allahu Teala size, sonradan çıkarılan işlerin iki türlü olduğunu öğretmiştir. Arzudan başka dayanağı olmayan ve sırf isteğe dayalı olarak çıkarılan yenilikler kesinlikle batıldır ve sapıklığa götürücü bid’attır.

Bir de iki şey arasında benzerlik kurulmak suretiyle ortaya çıkarılmış olan yenilikler vardır. Bu tür yeniliklerin çıkarılması, fazilet sahibi halifelerin ve imamların yoludur. Her yenilik mutlaka zemmedilmiş bid’atlerden değildir. Yenilik ve bidat, mutlak anlamı ile ele alınmaz. Yüce Allah ayet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur:  

" Rabblerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler.”   Enbiya suresi 2

Hz. Ömer (ra) de: " Bu uygulama ne güzel bir bid’attır "  (Buhari 4/250) diye söylemiştir.  

Bid'atlerin (yani yeniliklerin) sünnete aykırı olanları ve sapıklığa götürenleri zemmedilir."  Enbiya suresi 2

İmam Şafii'den sonra yine Şafii ilim adamlarından, alimlerin sultanı İzz bin Abdusselam, İmam Nevevi, İbni Esir, Maliki ilim adamlarından İbni Arabi, Karrafi ve daha başkaları, Hafız İbni Hacer Askalani ve daha bir çok ilim adamı, sonradan icat edilen şeylerin iyi ve kötü diye ikiye ayrıldığını söylemişlerdir. Bu ilim adamlarına göre sonradan icad edilen şeyler dayanak olarak kabul edilen, gerek lehlerine, gerek aleyhlerine delil olan nasslara, insanlar için bir maslahat mı, yoksa fesat mı getirdiğine ve şeriat hükümleri ile çatışıp çatışmadığına bakılarak değerlendirilir.   

Bütün bunların yanı sıra bid’atlerin bir başka taksimi daha bulunmaktadır. O da şöyledir:  

Sahibini küfre götüren bid'at, haram olan bid'at, tahrimen mekruh olan bid'at ve tenzihen mekruh olan bid'at.   

İlim adamlarının çoğunluğu bid’atlerin bu şekilde sınıflandırılmasını kabul etmişlerdir. İmam Nevevi, İbni Arabi ve hafızların sonuncusu İbni Hacer bu sınıflandırmayı yapanlar arasındadır.   

Hadisi şerifte üzerinde durulan, insanı sapıklığa götüren bid'at; Şeriat ilkelerinden birine tümüyle ters düşen ya da şeriatın gerçekleştirilmesini istediği şeylerden olmayan genel, ya da özel delille tesbit edilen bit'attır.  

Şeriattan olan genel ya da özel delille şeriatın gerçekleştirilmesini istediği uygulamalardan olduğu belirlenen yenilik, hadiste kastedilen şer’i anlamdaki bidat değildir.

Kelimenin sözlük anlamından hareketle, bid’atlerin “ güzel “ ve “ Çirkin “ olarak ikiye ayrılması esasına dayanılan söz konusu uygulamalar, bidat olarak adlandırılsa bile, hüküm açısından bid’at sayılmazlar.

Abdullah bin Mes’ud (ra)’ un şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

“... Müslümanların güzel gördükleri, Allah katında da güzeldir. Müslümanların fena gördükleri, Allah katında da fenadır. “   (Ahmed 1/379, Mecma 1/177) İbni Teymiyye şöyle söylemiştir:

İbni Teymiyye‘nin de  Cevabu ehlil ilim adlı eserinde konuyla ilgili açıklaması yer almaktadır. Bu açıklamadan İbni Teymiyye’nin, sahabe ve tabiinden olan selefin ve müslümanların, müçtehid imamların bir konu ile ilgili olarak söylemiş oldukları sözlerin delil sayılabileceği ve bu tür sözlerden herhangi birini işleyenleri bidat ehli olmaktan çıkaracağı görüşünde olduğunu göstermektedir.  (Cevabu ehl-i İlm, s.23.)

“ Kastedilen şudur: Selef derken sahabeleri, onlara iyilikle uymuş olan tabiileri, ilim ve dinde vera sahibi olmaları, ümmet içinde de hakkı söylemeleri ile bilinen imamları kastediyorum. Bu imamlarla kastedilenler, Ahmed bin Hanbel, Şafii, Ebu Hanife ve onlardan önce yaşamış olanlardır. “  (Cevabu ehl-i İlm, s.23.)

İmam İzz bin Abdüsselam

Regaib namazı ile ilgili olarak İbni Salah‘ın görüşlerine cevap niteliğinde yazmış olduğu eserinin takdiminde bid’atten ve kısımlarından söz etmiş ve şöyle demiştir:

Bid’at üç çeşittir :

  1. Mübah olanları: 

Yiyecek, içecek ve giyecek maddelerini artırma, nikah konularında rahatlığı sağlayacak imkanları elde etme gibi.

  1. Güzel olanları:

Cemaatle teravih namazı gibi, şeriatın herhangi bir hükmüne ters düşmeyen ve temel ilkelerine uyan yenilikler. Sınır gözetim merkezleri, hanlar ve medreseler inşa edilmesi gibi.

İslam'ın ilk döneminde ortaya çıkmamış olan iyilik türündeki bütün uygulamaları, bu sınıf içinde sayabiliriz. Bu uygulamalar, şeriatın ve iyiliğin öne çıkarılmasını ve iyilik ile takva üzerinde yardımlaşılmasını öngören ilkelerine uymaktadır. Arap dili ile ilgilenmek de sonradan ortaya çıkmış bir şeydir. Kur'an-ı Kerim üzerinde düşünebilmek ve manalarındaki incelikleri kavrayabilmek için, bu dil ile ilgilenmek gerekiyor.   

Dolayısıyla bu yöndeki yenilik, bize Kur'an-ı Kerim üzerinde düşünebilmeyi ve anlamlarını anlamayı emreden hükümlere uymaktadır.  Hadislerin tesbiti, kitaplar içerisinde derlenmesi, hasen, sahih, mevzu, zayıf gibi sınıflara ayrılması da sonradan ortaya çıkmış bir uygulamadır.  Ancak bu güzel bir yeniliktir.   

Çünkü bu yöndeki çalışmalar, Resulullah (a.s) 'dan rivayet edilen sözlerin arasına O'nun söylememiş olduğu sözlerin birbirine karışmasını ve Resulullah (a.s.)’a ait olan bir sözün kaybolmasını önlemektedir. Fıkıh ve usulü ile ilgili kuralların belirlenmesi de güzel yeniliklerdendir. Bunlar şeriat temellerine uymakta ve ondan her hangi bir esasa aykırı düşmemektedir.   

3- Şeriata aykırı olanları: 

Bunlar şeriata muhalefeti gerektirenlerdir.

Fena, dine zararlı ve Müslümanlar açısındanda da tehlikeli olduğu konusunda ilim adamları arasında herhangi bir ihtilaf bulunmayan dine aykırı şeylerdir.

Aşağıda, ilim adamlarımızın bu konuyu doğrulayan ve onların neyi bidat saydıkları konusunda daha net bir şekil ortaya koyan iktibaslar yapacağız:

Sözlük anlamı ile bid'at: 

İster güzel, ister çirkin olsun, daha önce benzeri bulunmayan ve sonradan ortaya çıkarılan her yeniliğe bid'at denilir.

Istılahı anlamda bid'at: 

İlim adamları, bid’atın ıstılahı anlamı üzerinde değişik görüşler belirtmişlerdir.

Bazıları bidatın sınırlarını oldukça geniş tutarken bazıları da dar tutmuştur.

İmam Şafii (r.a): 

İmam Şafii, bid'atı iyi ve kötü ya da yerilen ve övülen diye ikiye ayırır. Bu niteliği ile kelime Resulullah (a.s) ve raşid halifelerin çağlarından sonra ortaya çıkmış olan bütün yenilikleri içine alır.

Harmele bin Yahya'nın şöyle söylediği bildirilmiştir:  

Ben Şafii'nin şöyle söylediğini duydum:  

" Bid'at iki kısındır. Övülen bid'at ve yerilen bid'at. Sünnete uygun düşeni övülen, sünnete aykırı düşeni de yerilendir. "   (Fethul Bari, c.17, s. 10, ibni Hacer)

Rebi de Şafii (r.a) 'nin şöyle söylediğini bildirmiştir:

“ Sonradan ortaya çıkarılan işler iki türlüdür. Birincisi, kitab'a, sünnete icmaya ve rivayetlere aykırı olarak çıkarılan işlerdir. İşte bu sapıklığa götüren bid’attır. İkincisi, hayır olarak ortaya çıkarılmış olan ve hayır olduğu konusunda herhangi bir ihtilaf bulunmayan yeniliklerdir. Bunlar da yerilmeyen yeniliklerdir. “   (İmam Suyuti, Havi,c.1,s.539)

İmam Şafii (r.a) yukarıda nakledilen her iki sözünde de Hz. Ömer (r.a) 'in: " Bu ne güzel bir bid'attir " sözüne dayanmıştır.   (Buhari 4/250)

İbni Hazm (r.a): 

İbni Hazm'a göre bid'at, Kur'an'da bulunmayan ve Resulullah (a.s) 'tan da hakkında bir rivayet gelmeyen tüm işlerdir.

İbni Hazm şöyle der:

" Ancak bunların içinde sahibinin sevab alacağı türden olanları bulunduğu gibi, sahibinin hayır niyet taşıması sebebiyle mazur görüleceyi türden olanları da bulunmaktadır.   

Sahibinin sevap kazanacağı türden olanları hasen (iyi) bid'attir. Bu bid'at aslı itibariyle mübahtır.   

Nitekim Hz. Ömer (r.a) 'in de: "Bu ne güzel bir bid’attir" diye söylediği rivayet edilmiştir. Bu sınıra giren uygulamalar hakkında herhangi bir özel nass bulunmasa da şeriatın genel anlamda mübahlık ifade eden bir nassı bulunmaktadır.   

Bid'atlerin bir de yerilen ve mazur görülmeyecek türden olanları vardır. Bunlar bozgunluğa neden olan ve hakkında delil bulunan uygulamalardır. Bu türden uygulamaların, yerinde olduğunu söyleyenler hataya düşmüşlerdir. “

İmam Gazali (ra): 

İmam Gazali İhya adlı eserinde sofra üzerinde yemek yemek konusu ile ilgili olarak şunları söylemektedir :

“ Bir şeyin Resulullah (as)'dan sonra icat edildiği söyleniyorsa, bunların tümü yasak türden değildir. Yasak olan uygulamalar, sabit bir sünnete ters düşen, yahut şeriatın illeti ( yani meşru kılınış sebebi ) devam eden bir hükmü ortadan kaldıran

bid’atlerdir. Zira şartların değişmesi bazı yenilikler yapılmasını zorunlu kılmaktadır. “   (İhya, c.2, s.3)

İbni Esir (r.a): 

İbni Esir şöyle der:

" Bid'at iki kısımdır:  

Doğruya yönelten bid’at, sapıklığa yönelten bid’at. Allah’u teala’nın ve Resulullah (as)’ın emrine aykırı düşen bid’at, yerilen ve kabul edilmesi mümkün olmayan bid’attir. Diğer yanda Allahu Teala’nın yahut Resulullah (as)’ın hoş gösterdiği ve teşvik ettiği genel konuların içine girebilecek türden olan yenilikler ise övülenlerdir.

Daha önce benzeri görülmemiş türdeki bir cömertlik, eli açıklık yahut bir iyilik övülen hareketler arasına girer. Ancak bu tür uygulamaların da şeriata herhangi bir rivayete ve nassa ters olmaması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (as) bir iyiliği ilk başlatanın sevap kazanacağını bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Kim güzel bir sünnet (bid'at) başlatırsa, ona kendi sevabı ile birlikte bu işi devam ettirenlerin de sevabı verilir."  (Müslim 4/2059)

Bunun tersi hakkında da şöyle buyurmuştur:  

"Kim fena bir adet başlatırsa, ona kendi günahı ve bu adeti sürdürenlerin günahı vardır."  (Müslim 4/2059)

Bu durum, başlatılan adetin Allahu Teala'nın ve Resulullah (a.s) 'ın emrettiğine aykırı düşmesi halinde olur. Bid'at-i hasene (güzel bid'at) örneği üzerinde Hz. Ömer (r.a) "ne güzel bid'at" diye söylemiştir. Bu uygulama, gerçekte Resulullah (a.s) 'ın:  

"Benim ve raşid halifelerin sünnetine yapışın."  (Ebu Davud 4/201) ve "Benden sonra gelen iki kişiye: Ebu Bekir ve Ömer'e uyun."  (Ahmed 5/385, Tirmizi 5/609) hadisleri gereğince sünnet sayılabilecek türden bir uygulamadır.   

Bu yorumlamaya (tevile) göre: "Her yenilik bid'attir" (Ahmed 4/126, Müslim 2/592, Tirmizi, Ebu Davud) anlamındaki hadis, şeriatın temel ilkelerine aykırı düşen ve sünnete uymayan uygulamalara hamledilebilir.  ( Nihaye, c. 1,s.79 )

Şeyh Abdullah Dihlevi (r.a):

Şeyh Abdullah Dihlevi Şehru’l Mişkat'ta şöyle söylemiştir:  

"Bil ki, Resulullah (as) 'tan sonra ortaya çıkmış olan her şey bid'attir.   

Ancak O'nun sünnetinin ilkelerine ve kurallarına uygun düşen, yahut sünnetinden herhangi bir şeye kıyas edilebilecek olan bid'at-i hasene (güzel bid'at) dir. Sünnetine aykırı düşen ise fena bidat ve sapıklıktır. Şeyh İzzeddin Abdüsselam, Nebevi ve Ebu Şame de bu görüştedirler.”   (Keşşaf, Istılahatu’l Funun, c.1)

İbni Receb Hanbeli (r.a):

İbni Receb Hanbelİ de şöyle söylemiştir:

“ Bid’at ile kastedilen, şeriatın temel kaynakları içinde, hakkında delil bulunmayan yeniliktir. Şeriatın temel kaynaklarında hakkında delil bulunan bir yenilik sözlük anlamı itibari ile bidat olarak adlandırılsa da Şeri anlamda bidat değildir.”  (Cami’u’l Ulum ve’l Hikem)

İbni Hacer Askalani (r.a):

İbni Hacer Askalani de şöyle söylemiştir:

“ Bid’at, kelime anlamı itibari ile önceden bir örneği bulunmayan ve sonradan ortaya çıkarılan şeydir. Şeriatta ise sünnete karşıt anlamda kullanılır. Bu anlamıyla yerilen bir uygulama sayılmaktadır.”

İbni Hacer bir başka yerde de şöyle söylemiştir:

“ Sonradan çıkarılan işler ile ne kastedildiği konusunda hadisi şerif de şöyle buyrulmuştur:

“ Bizim bu işimiz (dinimiz) konusunda kim ondan olmayan bir yenilik çıkarırsa kabul edilmez.” (Buhari 5/301, Müslim 3/1343, Ebu Davud 4/200) Şeriatta dayanağı bulunmayan bir yenilik ortaya çıkarılırsa, buna şeriat ıstılahına göre bidat denilir. Ancak herhangi bir şer’i dayanağı bulunan yenilik bid’at değildir.”

İbni Hacer Haysemi (r.a):

Haysemi de şöyle söylemiştir:

“ Bid’at, sözlük anlamı itibari ile icat edilen, benzeri olmaksızın ortaya çıkarılan şeye denilir. Şeriatta ise: Şeriat hükmüne, genel ve özel nitelikteki delillerine aykırı olarak sonradan ortaya çıkarılan uygulamaya denilir.”  ( Tebyin bi Şerhi’l Erba’is, s.221)

Zerkeşi (r.a): 

Zerkeşi ise şöyle söylemiştir:  

"Şer'i anlamda bid’at, yerilen nitelikteki yeniliktir."  (İbda, s.22)

Şeyh Muhammed Bahit (ra): 

Muhammed Bahit bid'at ile ilgili risalesinde şu açıklamaları yapmıştır:  

"Bid'at, şer'i ıstılahtaki anlamı itibariyle sapıklıktır ve yerilen bir şeydir.  

İlim adamlarının vacib, haram vs. kısımlara ayırdıkları bid,at ise, kelimenin sözlük anlamıdır. Bu anlam, şer'i ıstılahtaki anlamından daha geniştir. Çünkü şer'i anlamdaki bid'at bunun sadece bir sınıfıdır. "   

Dr. Abdullah Draz (ra): 

Abdullah Draz konuyla ilgili olarak şöyle söylemiştir:  

" Bi'dat kelimesi, şer'i ıstılahta, sözlük anlamı ile kullanılışından daha özel bir anlam kazanmıştır. Bu itibarla İslam’ın ilk döneminde bid’atın şer’i mahiyeti ile ele alınışında daima batıl olarak anlaşıldığını görürüz. Bu yönü ile bid’at, kitapta, sünnette ve bu ikisinden çıkarılan delillerde kendisine dayanak bulunmayan yenilikler ve yeni uygulamalardır.”   ( Mizan beyne’s Sunne ve’l Bid’a, s.5 )

İmam Şatibi (ra):

Şatibi, bid’atı “ gerçek ve izafi “ diye iki sınıfa ayırmıştır:

Gerçek bid'ati, " hakkında gerek kitaptan, gerek sünnetten, gerek ümmetin icma'ından ve gerekse ilim adamları nazarında geçerli sayılabilecek temel kaynaklardan delil çıkarılması, genel ya da özel nitelikte bir delil bulunmayan uygulama “ diye tarif etmiştir.   (Şatibi, el’ Itisam, c.1, s. 179)

Bid’atın hüküm noktasında çeşitleri :

İtikadi olan bid’at:

Eğer bid’at, Resulullah (a.s)’ın getirmiş olduğu inanç ilkelerine aykırı bir inanış şeklinde ortaya çıkmış ise, inançla ilgili bid’atler sınıfına girer. Mücessime fırkasının, Haricilerin ve benzeri fırkaların bid’atleri böyledir.

Haram olan bid’at:

Haramlık kurallarına uyan ve hakkında, bu konu ile ilgili şer’i delillerin ortaya çıktığı uygulamalar. Haricilik mezhebi gibi Kur’an ve sünnete aykırı bozguncu mezhepler ile Mu’tezile mezhebinin bazı görüşleri de bu türdendir.

Mekruh olan bid’at:

Mekruhluk kurallarına uyan ve hakkında, konu ile ilgili deliller tahakkuk eden uygulamalar. Namazlardan sonra 33 kere söylenilmesi gereken zikirlerin sayılarının artırılması.

Vacib olan bid’at:

Bir şeyin vacip olması ile ilgili kurallara uyan ve hakkında, konu ile ilgili Şer’i delillerin ortaya çıktığı uygulamalar. Dinin korunması, hükümlerinin açıklanması ve benzeri konularla ilgili tüm uygulamalar bu türdendir.

Kur’an ayetlerinin bir mushafta toplanması ve insanların bu mushaf etrafında birleştirilmeleri. Din düşmanlarının Kur’an-ı Kerim’i tahrif etme amacı taşıyan tüm faaliyetlerine karşı durulması ve bu tür faaliyetlerin birbiri ardından ortadan kaldırılması.

Mendub olan bid’at:

Mendubluk kurallarına uyan ve hakkında, bu konu ile ilgili delillerin oluştuğu uygulamalar. Ramazan’da teravih namazının camide cemaatle kılınması. Din eğitiminin düzene konulması, imtihan sistemi ve benzeri gibi yeniliklerin uygulanması gibi.

Mübah olan bid’at:

Mübahlık kurallarına uyan ve hakkında, konu ile ilgili şer’i deliller oluşan uygulamalar.

Haram ve mekruh sınırları içine girmemek şartıyla insan nefsine hoş gelecek yiyecek vs. türü şeylerin artırılması. Yine insanın, arzuladığı giyecek ve mesken türü dünyalıklar edilmesi.

Not: Biz her zaman meselelerin, kitap, sünnet, Resulullah (a.s)’ın ve ashabının sireti ışığında bir incelemeye tabi tutulmasını tavsiye ediyoruz. Ehli bid’at olmaktan kurtulmanın yolu budur.

El ESAS Fİ’S SÜNNE, HADİSLERLE İSLAM AKAİDİ, SAİD HAVVA, cilt 1, sayfa 473-509 özeti

Kaynak : https://www.hakkhaber.com/d/51254/bunlari-bilmeyen-bidat-hakkinda-konusmasin
Okumaya devam edin